SaltBae, Broadway, New York

Ben de bu konuda soru sormak istiyordum. Malum, başlıkların kullanımı konusunda bir hassasiyet var. Hangi başlığın daha uygun olacağını bulana kadar, konu burada açıldı. Kısmet burayaymış. Ben bu forumda, başka başlıklar altında, göçmen olmayan vizeyle adjustment of status yapılamayacağını okuduğumu hatırlıyorum. Henüz yukarıdaki videoyu izlemedim ama, Remzi Kulen, bunun dışında en az iki videosunda daha, turist vizesiyle adjustment of status yapılabileceğini söylüyor. Aslı var mıdır? Yoksa, "Deneriz; olursa olur" tarzında ticari bir yaklaşım mıdır? Turist vizesiyle gerçekten adjustment of status yapılabilir mi?
@Orhan-Cabarov Bence DS-260'ta ne yazıyorsa (açtırıp, değiştirmediğini biliyorum) onu yaz. Ama avukata sormak çok güzel fikir.
@enestalha Başvuru koşulları arasında öyle bir şey yok. Lakin, (inşallah) kazandıktan sonra dolduracağın DS-260 formunda, "Askerlik yaptın mı?", "Silah eğitimi aldın mı?", "Patlayıcı eğitimi aldın mı?" gibi sorular var. Hepsine "Evet" cevabı vereceğin için, mülakatta, görevlinin sana detay sorma ihtimali yüksek olacaktır diye düşünüyorum. "Meslek olarak askerdim. Şu sebepten ayrıldım", "Çatışmaya katıldım / katılmadım", vs gibi cevaplarını şimdiden hazırlamaya başla derim. İzleyeceği yolu bilemem. Ama olur da, vizeyi cebine koyarsan, Amerika'daki işin de hazır. Gideceksin bir Naval Recruitment Office'e. "Türkiye'de (bir NATO ülkesi) Naval Petty Officer School bitirdim. SEAL Training aldım" diyeceksin. Arleigh Burke'lerle dünyayı dolaşacaksın. Sözleşmen bitip, pasaportunu cebine koyunca (askerlik yapmak, pasaport sürecini de hızlandırır), Blackwater ve muadillerinde her türlü yurt dışı kontrat işi bulursun; yurt içinde her türlü silahlı güvenlik işi yaparsın; atış eğitimi verirsin; poligon, silah dükkanı, vs açarsın; elinden geliyorsa gunsmith'lik yaparsın. Amerika'da en geçerli ve asla ölmeyecek meslekler... İyi yaparsan, iyi de para kazanırsın. Mis... Yerinde olmak isterdim doğrusu...
@crazycells Tekrar çok teşekkür ediyorum.
@Ist-to-NY Cevabımın eksik olduğunu fark ettim; onu tamamladım. Kusuruma bakmayın lütfen.
@Orhan-Cabarov Doldurulmayacak formun linkini neden göndersinler kardeş? 🙂 Ne istiyorlarsa dolduracaksın. O sayfada, senin, beyan ettiğin gibi DS-260'ı doldurduğunun kanıtını istiyorlar. Hakları.
DS-260 formunu submit ettiğinde, karşına bir onay sayfası çıktı. Onay sayfasında, "Bu sayfayı kaydedin; vize görüşmesine gelirken yanınızda getireceksiniz" yazıyordu. Üzerinde barkodlar falan vardı. Sayfanın başlığı "Immigrant Visa and Alien Registration Application Confirmation" olmalı. "Personal, Address, and Phone Information" değil. Sen o belgeyi sitede değil, bilgisayarında "İndirilenler"de ya da basılı evrakının arasında ara bence.
Payment Method'da, kredi kartının üzerindeki ismi yazacaktın ama, para çekildiyse, bu saatten sonra (sana avukatlarca aksi söylenmediği takdirde) çok da dert etmeye gerek yok. İnan, para ellerine geçtiyse, avukatlar için önemli olan o. Ödemeyi de, senin başvurunla ilişkilendirebildikleri sürece sorun yok. İlişkilendiremezlerse, haberi sana mutlaka gelir zaten.
@enestalha Sırtında kürkü, elinde süs köpeğiyle arabasına binen mor saçlı teyze "Seni çağıralı yarım saat oldu. Neredesin sen?" dediğinde, kapıyı sararmış iç çamaşırıyla açan kel, göbekli abi "Pizzamı 31 dakikada getirdin. Para mara yok" dediğinde, parmak arası terlikli, 18 yaşında üniversite bebesi "Getirdiğin 30 yumurtadan biri çatlak çıktı. Bahşiş mahşiş yok" dediğinde, Fransız turist "Ben İtalya'da cappuccino içtim. Bu bildiğin bulaşık suyu. Çabuk bunu al, geri götür" dediğinde, kan görmek yetmiş mi, yetmemiş mi; göreceğim ben onu :D
@omondoles Ben ilgili eyalette şartları sağlıyorsanız olursunuz diyorum. Velev ki an itibariyle sağlamıyor olun; vatandaş olana kadar idare edersiniz; vatandaş olduktan sonra başvurursunuz. Paterson Emniyet Müdürü, bildiğim kadarıyla, naturalized citizen.
@motosikletci, içinde söyledi: San Diego
20 sayfalık diğer bir başlık vardı, Amerika'da nerede yaşamalıyım gibi bir şeydi adı. Onu 2 kere okudum. Mesajımı yanlış yere yazdıysam affola, ancak buradaki doyurucu bilgiden dolayı istemsizce içimi ve sorularımı buraya dökmek istedim.
Doyurucu ve ayrıntılı olarak kaleme aldığı kıymetli yorumlarından dolayı syn. @kingocali ' ye ve geri kalan değerli forumdaşlara teşekkür ediyorum.
@kingocali şu an Amerika'da mı yaşıyorsunuz?
Rica ederim. Maalesef. Green card da "kazandım"; hala İstanbul'dan kurtulamadım.
Karı - koca uzman hekim olan iki arkadaşım var. Koca Anestezi Uzmanı (Amerika'nın en çok kazandıran mesleği). Eşi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı (Amerika'nın en çok kazandıran 3. mesleği). İkisi de Türk (Bu detay birazdan önem kazanacak). Amerika'nın sağlık çalışanlarına en çok ihtiyaç duyduğu şu günlerde Amerika'ya gittiler. Hackensack, NJ'de Rus pastanesi açıyorlar. Sakın Tıp okuma kardeşim :D
@black Confirmation page'i yüklemediğiniz için olabilir.
@Sefa Şu green card işi tatlıya bağlanırsa, sözüm olsun ;)
Naçizane, sınırlı zamanda mutlaka görülmesi gerekenler: Hollywood Walk of Fame, Hollywood Sign, Griffith Observatory, Beverly Gardens Park, Santa Monica Pier, Venice Beach Boardwalk, Muscle Beach.
Müze seviyorsanız: La Brea Tar Pits & Museum, Los Angeles County Museum of Art, Academy Museum of Motion Pictures, Petersen Automotive Museum.
Turistik atraksiyon seviyorsanız (ya da sadece Amerikan kapitalizminin her şeyi paraya çevirebilme gücüne hayran kalmak istiyorsanız): Disneyland, Universal Studios Hollywood, Paramount Pictures Studios, Six Flags Magic Mountain, Knott’s Berry Farm.
Saygılar…
@ahsenn Öncelikle, estağfurullah.
Sonralıkla, hiç öyle demeyin. Ben şimdiki aklım olsa, kesinlikle Tıp okurdum. Üstelik, beni doğru da yönlendirdiler. Ben yönlenmemeye inat ettim. Neymiş? "Ömrüm boyunca okuyamaz"mışım. Sanki ömrün boyunca okunmayan meslek kaldı 21. yüzyılda...
Hemen kendi derdimi bırakıp, sizin sorularınıza geçiyorum. Hayır, farklı bir sektörden gelmeniz, MBA'e kabulünüzü kesinlikle olumsuz etkilemez. Tam tersine, sınıf karmasını oluştururken, herkes farklı düşünsün ve birbirinden öğrensin diye, mümkün olduğunca farklı sektörlerden öğrenci seçmeye çalışırlar.
Yabancı öğrencilerden, genellikle minimum 3.0 GPA istedikleri doğru. Ama bu 3.0 GPA Allah'ın emri değil. Genelde "should have a minimum GPA of 3.0" yazarlar; "must have..." yazmazlar. Karar vermeden önce, öğrencinin diğer özelliklerine de mutlaka bakarlar. İyi "niyet mektubu", iyi GMAT skoru, güçlü referans mektupları hayat kurtarır. Bir de, siz zaten kendi işinizi yapacaksınız. MBA'inizi (oradaki okulları ezbere daha iyi bildiğim için, örneğin, San Diego'da) University of California San Diego'da (San Diego'nun en iyi okulu) yapmazsınız; National University'de (San Diego'nun girmesi daha kolay, ama mezunları hala saygı gören bir okulu) yaparsınız. Bana inanın, okulun "marka"sından biraz daha taviz verirseniz, açıkta kalmanıza imkan yok. Öyle söyleyeyim (Ama siz yine National University seviyesinin altına da inmeyin tabii).
Size normalde "Healthcare Management" ya da "Pharmaceuticals" üzerine MBA yapmanızı tavsiye ederdim ama, siz kendi işimi kuracağım deyince, "Entrepreneurship" daha akla yatkın gelmeye başladı. "Entrepreneurship" specialization'ı daha pratiğe dayalıdır. İş planınızı hazırlamanıza, hatta oluşturacağınız network'ten, katılacağınız bir yarışmadan finansman bulmanıza, özetle işinizi kurmanıza da yardımcı olabilir.
Ben sizin yerinizde olsam, kendimi biraz zorlar, girişimcilik maceramın başarısız olma ihtimaline karşı, hem Healthcare Management, hem Entrepreneurship specialization'ı yapmaya çalışırdım. Zira, Entrepreneurship specialization'ı ile, dışarıda iş bulmak kolay olmayabilir. MBA de, neresinden baksanız, hem zaman, hem para anlamında büyük yatırım.
@fortuneormisfortune 2029'da B1/B2'yi yenilerken bile, o DS-260 karşıma çıkacak zaten. Bir kere doldurduk; artık ondan kaçış yok :)
4 ay kanepede yatmaya, 45 gün kala Adjustment of Status zorlamaya cesaretim var; ama çok samimi söylüyorum, o kadarına cesaretim yok :D
Avukatların bugüne kadar bize gönderdiği bilgi formlarında, "KCC'nin bu yardımcı olmaz tavrını aşmak için hangi adımları attınız?" diye soruyor, ancak genelde, "Evrak talebi göndermeleri için 3 defa mail attım; ancak her seferinde, aynı otomatik cevabı aldım" cevabını yeterli görüyorlardı. Siz gelin, yine o kadar zorlamayın isterseniz :)
@kingocali, içinde söyledi: San Diego
San Diego hakkında ilk ağızdan bilgi beklenmiş; gelmemiş. Müsaadenizle, ben yardımcı olmaya çalışayım.
Ocak 2001 – Nisan 2004 arası kesintisiz San Diego'da yaşadım. Vereceğim ilk bilgiler bayat olacak. Aralık 2019'da yaşadığım yerleri tekrar dolaştım; yaptığım şeyleri tekrar yaptım. Bütün bilgilerimi güncelledim. Takip eden bilgiler taze olacak. İkisini birden paylaşmamın sebebi, demografideki, maliyetlerdeki, vs değişimleri gözlemleyebilmeniz; trendlerin ne tarafa ve ne hızla gittiğini kendi gözlerinizle görebilmeniz olacak.
Aralık 2019 – Ocak 2020 arası New York’taydım. 2021 çekilişini kazandığımdan beri, forumu da yakından takip ediyorum. Edindiğim izlenimlerle, San Diego’yu, gördüğüm ya da duyduğum diğer Amerikan şehirleriyle de karşılaştıracağım. Karşılaştırmamın sebebi, San Diego ucuz mu, pahalı mı, yaşanacak yer mi; kendi kararınızı, kendi şart ve imkanlarınıza göre, kendiniz vermeniz olacak.
Baştan söylemeliyim ki, para birimlerini yazarken, Amerikan notasyonu kullandım. Amerikalılar, bölükleri virgülle, ondalık sayıları noktayla ayırıyorlar (bizim nokta kullandığımız yerde virgül, virgül kullandığımız yerde nokta kullanıyorlar). Biz bölükleri noktayla, ondalık sayıları virgülle ayırıyoruz (kafa karışıklığı olursa, nokta gördüğünüz yere virgül, virgül gördüğünüz yere nokta koyarak çözebilirsiniz).
Genelde, vasıfsız / mavi yakalı işler saatlik (wage), vasıflı / beyaz yakalı işler senelik (salary) ücretleriyle anılıyor. “Bunun saatlik ücretini yazdın da; bunun neden senelik ücretini yazdın?” diye merak ederseniz, sebebi budur. Tüm ücretler brüttür. Vergiyi, sene sonunda, kendi beyan ettiğiniz toplam yıllık geliriniz üzerinden ödüyorsunuz. Oranlar eyalete göre değişiyor.
Önce pek değişmeyen ya da yavaş değişen bilgilerle başlayayım: San Diego, yaklaşık 1,5 milyon nüfusla, California’nın 2., Amerika’nın 8. büyük şehri. Nüfusun %60’ı beyaz. %30’u, çoğunlukla Meksika asıllı Hispanik. Bir çoğu İngilizce bilmiyor. O yüzden her yerde, her şeyin hem İngilizce’si, hem İspanyolca’sı yazıyor. 2050’de, California genelinde, Hispanik nüfusun %45 ile çoğunluk olması bekleniyor. Ama 2050’den sonra da, yine her yerde, her şeyin hem İspanyolca’sı, hem İngilizce’si olacağından emin olabilirsiniz; lakin muhtemelen, İspanyolca’sı öne yazılır :) Asyalılar da azımsanmayacak sayıda. Çeşitlilik çok olduğu için, ırkçılık problemine ben hiç rast gelmedim (Aralık 2019 – Ocak 2020 New York’unda ise, yerel televizyonda, neredeyse her gün, bir anti-Semitik saldırı haberi vardı – ki, seyyar yiyecek tezgahlarını işleten Arap nüfus, şehrin göbeğinde, bağırta bağırta kendi müziğini dinliyordu; kimse de onlara bir şey demiyordu). Nüfusun %45’i, en az lisans mezunu. İnsanı, genelde medeni. Irkçı gibi algılanmak pahasına, kendi kişisel gözlemlerime dayanarak, sinemada konuşan, çevrede gürültü yapan, bir şeyleri kırıp döken, trafikte diğer araçları tehlikeye atan hareketler yapan kişilerin, genelde eğitim seviyesi düşük siyah ya da Hispanikler’den olduğunu söylemeliyim. Beyazlar, Asyalılar ve az sayıdaki Ortadoğulular’dan böyle davranışlar hiç görmedim.
San Diego, genelde güvenli bir şehir. Amerika’nın genelinde olduğu gibi, hiçbir evin kapısında, penceresinde demir parmaklıklar yok (New York’ta da yok ama, her binanın girişinde en az bir kahya / kapıcı / güvenlik görevlisi duruyor). Benim San Diego’da ilk ağızdan duyduğum tek adli vaka, Hispanik bir abinin, bıçak göstererek, gecenin bir vakti (ki, genelde oralar her saatte aydınlık ve kalabalık olur) yurttan 7-Eleven’a sigara almaya giden bir Türk kızının cüzdanını çalmasıydı. Tabii, gazetede, televizyonda daha fazlasını gördük. İnsanın olduğu her yerde, suç da oluyor ne yazık ki. Polisin, hayati tehlike içeren olaylara ortalama müdahale süresi, 2000’lerin başında, 10 dakikanın altındaydı. Şimdi, 16 dakikaya çıkmış diye şikayetler var. 2000’lerin başında, polis, boyuna uzun, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Ford Crown Victoria sedan kullanıyordu. Aralık 2019’daki ziyaretimde, polisin, Ford’un Next Generation Police Interceptor konseptli (ağırlık merkezi yüksekte, direksiyon hakimiyeti zor) SUV’lerine geçtiğini gördüm. Sürenin uzamasını buna bağlıyorum. Tamam, San Diego’nun doğusundaki çöllerde kaçak Meksikalı kovalamak için işe yarayabilir ama, SUV’lerin ara sokaklarda modifiye Japon arabası kovalamaya uygun olduğunu düşünmüyorum (2000’lerin başında, New York’ta da polis, boyuna orta boy, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Chevrolet Impala sedan kullanıyordu. Şimdi onlar da SUV’ye geçmiş. Ama onlar kimi kovalıyor; bilemiyorum. Gerçi New York’ta hala polis arabası çeşitliliği daha fazla). Ambulans ve itfaiye, polisten biraz daha yavaş gelir ama, onların da acil vakalara gelmesi 10-15 dakikayı geçmez. Zaten polislerin hepsi ilk yardım eğitimi almıştır. Ambulans / İtfaiye gelene kadar durumu idare ederler.
San Diego’nun mottosu “America’s finest city”. Katılmak durumundayım. Benim gördüğüm en güzel şehir. İstanbullu olmama rağmen, benim gözümde Antalya ikinci, İstanbul üçüncü.
San Diego, aynı zamanda, Amerika’nın iklimi de en güzel şehri. Florida’yla benzer iklime sahip olmasına rağmen, Florida’yı senede birkaç defa kasırga vurur. San Diego’da tayfun, kasırga, vs olmaz. Ortalama sıcaklık 25 derece Santigrat civarındadır. Kışın en fazla iki haftalığına 15 dereceye düşer; en kötü, yağmur yağar. Yağarsa, o iki haftada yağar. San Diego’da geçirdiğim toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün boyunca, giydiğim en kalın giysi, kapüşonlu sweat-shirt olmuştur. Hadi ben irice bir adamım. Ufak tefek hanımefendiler, yanlarında bir de yağmurluk bulundursalar, sırtları yere gelmez. Aralık 2019’da gittiğimde, t-shirt’ten başka bir şey giymeye ihtiyaç duymadım. Fikir vermesi açısından, Aralık 2016’da Adana’ya gittiğimde de t-shirt’le dolaşmıştım. Adanalılar o sırada, anorak, bere ve eldivenle dolaşıyordu. Sebebini sorduğumda, “Hele gel, yazın 45 derecede buralarda dolaş. Bizim bünyemiz ona alışkın” cevabını verdiler. Hak verdim. San Diego’da da zaman zaman anorak, bereyle (eldiven hiç görmedim) dolaşan ablalar görebilirsiniz. Sebebini “Adana etkisi”ne bağlıyorum. Zira, yazın, sıcaklık 35 dereceye kadar çıkabilir. Ama o da en fazla iki hafta sürer. Doğudaki çöllerden, dağ geçitlerini kullanarak, batıdaki okyanusa doğru esen aşırı kuru Santa Ana rüzgarları sayesinde, hiç nem yoktur. 35 derece bile bunaltmaz. Ben sıcağa tahammül edemeyen bir insanım. Ben bile San Diego’da zorlanmadan yaşayabildim. Ocak 2020’de, New York’ta, şort ve t-shirt’le terlemeden uyuyabilmek için ısıtmayı kapatıp, pencere açmak zorunda kalmış ben yaşayabildiysem, bence herkes yaşayabilir.
San Andreas Fayı yakında olduğu için, Downtown ve University Town Center dışında, yüksek ve betonarme yapılaşma yoktur. Birkaç otel ve hastane binası dışında, apartmanlar bile, ahşaptan ve yatay mimariye uygun olarak, en fazla iki katlı olacak şekilde inşa edilmiştir. Bu tip yapılaşma, olası depremlerde can kaybı sayısını düşük tutmaya yardımcı olsa da, özellikle küresel ısınmanın artıp yaygınlaşması sonucu, sıklığı ve şiddeti sürekli artan orman yangınlarında, ciddi bir risk oluşturmaktadır. Ben, San Diego’da bulunduğum toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün süresince, yalnızca bir orman yangını gördüm. Şimdi ise, civarda, her sene en az bir defa yangın çıkıyor.
San Diego, üniversiteler şehridir. 15’e yakın üniversite, 10’a yakın kolej, 5 civarı hukuk okulu bulunur. Yukarıda yazmıştım; tekrar edeyim: Nüfusun %45’i, en az lisans mezunudur. Ucuz devlet üniversitesi, pahalı özel üniversite, hayat kurtaracak iyi üniversite, askerlik erteletecek dandik üniversite; hepsinden yeterli miktarda mevcuttur. Google size en güncelini söyleyeceği için, üniversite listeleme işine hiç girmiyorum.
San Diego, aynı zamanda donanma şehridir. Pasifik Filosu’nun Hawaii’den sonraki en büyük ikinci üssü San Diego’dur. Downtown’dan National City’ye kadar komple donanma üssüdür. Uçak gemileri, kruvazörler, destroyerler, fırkateynler, Littoral Combat Ship’ler, Amphibious Assault Ship’ler; Allah ne verdiyse yanaşır. Coronado Island, hem donanma üssünün devamıdır, hem de deniz havacılığı üssüdür (Naval Air Station). Point Loma, denizaltı ve denizaltı savunma harbi üssüdür. Camp Pendleton, batı kıyısının en büyük deniz piyadesi üssüdür. Miramar, deniz piyadelerinin hava üssüdür (Marine Air Station).
Top Gun filmi, Miramar deniz piyadesi hava üssünde çekilmiştir. Traffic filmi, Downtown’da çekilmiştir. Açıkçası, aklıma, San Diego’da geçen, bunlar kadar gişe yapmış başkaca bir film gelmiyor.
San Diego ekonomisi turizm ve teknolojiye dayanır. Teorik olarak, tarımın da güçlü olması beklenir ama, ben kendi namıma, öyle ekili – dikili alan hiç görmedim. Belki iyice doğuda vardır. Benim kendi gözlerimle gördüğüm en yakın ekili – dikili alan, gözün alabildiğince üzüm bağlarıyla dolu olan, 2-3 saat kuzeydeki Temecula Valley idi. Turizmde, tema parkları önemli bir cazibe merkezi teşkil eder. San Diego Zoo, San Diego Zoo Safari Park (benim zamanımdaki adıyla, San Diego Wild Animal Park), Sea World, Birch Aquarium (bu, Sea World gibi popüler değil de, daha çok bilimsel), Legoland, San Diego’dadır. Los Angeles çevresindeki Disneyland’e, Universal Studios’a, Six Flags Magic Mountain’a, Knott’s Berry Farm’a yeterince yakındır. Bir araba kiralayıp, 2-3 saatte gidebilirsiniz. Hiçbiri Los Angeles’taki Venice Beach kadar ünlü olmasa da, San Diego da bir plajlar şehridir. Tamamı ücretsiz (bizdeki gibi değil), Imperial Beach, Coronado Beach, Ocean Beach, Mission Beach, Pacific Beach, La Jolla Beach doğa harikalarıdır (Plajlar kuzeye doğru devam eder ama, isimlerini yukarıdakiler kadar sık duymazsınız). Little Italy, San Diego’nun İtalyan mahallesidir. İtalyan restoranları, pastaneleri, vs bulunur. Downtown’da, özellikle de Gaslamp Quarter’da, restoranlar ve gece kulüpleri; Old Town’da, filmlerde gördüğümüz gibi bir kovboy kasabası; Carlsbad’de, outlet’ler bulunur. Teknoloji namına, biyoteknoloji, bilişim altyapı teknolojileri (özellikle, yarı-iletkenler ve fiber-optik sistemler), mobil iletişim altyapı teknolojileri (özellikle, bizdeki GSM şebekesinin Amerika’daki muadili CDMA), tüketici elektroniği, enerji sistemleri, havacılık ve savunma alanları gelişmiştir. Illumina, Novartis, Cymer, Peregrine Systems, Qualcomm, Nokia, Sony, Hitachi, Sharp, Kyocera, ESET, Teradata, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines, Lockheed Martin, General Atomics, San Diego’da bulunmaktadır. Finansal teknolojilerle ilgilenen forumdaşlar, Intuit; eli mekanik işlere yatkın forumdaşlar, WD-40 markalarını da tanırlar.
University of California San Diego Connect ve San Diego State University Lavin Entrepreneurship Center çevresinde, bir girişimcilik ekosistemi mevcuttur; ancak, Palo Alto, San Jose ve San Francisco’daki kadar civcivli değildir. 2000’lerin başında, Sorrento Valley’i, Silicon Valley’in güneydeki devamı olarak konumlandırmaya çalışmış olsalar da, başarılı olamadılar. Yine de, teknoloji şirketleri, Carlsbad, Sorrento Valley / University Town Center ve Downtown civarında kümelendi. La Jolla civarında da yoğun biyoteknoloji aktivitesi var. Palo Alto, San Jose, San Francisco, Austin, Boston, New York dururken, girişimci olmak için San Diego’ya gidilmez; ama San Diego’ya gidilmişken de girişimci olunabilir. Üniversite de var. Çeşitli finansman destekleri de var. Melek yatırımcı da var. Fırsat bolluğu yok, ama yeterince fırsat var.
Bolluk demişken, San Diego’da, ürün anlamında, aradığınız hemen her şeyi bulabileceğinizi, ama New York’ta durumun pek öyle olmadığını belirtmeliyim. Ben San Diego’da kesintisiz yaşadığım 3 sene, 2 ay, 10 gün boyunca, (taharet musluğu dışında) hiçbir şeyin yokluğunu yaşamadım. Ama Aralık 2019’da New York’a indiğimde, yanımda getiremediğim malzemeyi tedarik etmek için, 1. Cadde ile 65. Sokak’ın kesiştiği köşede bulunan Gristedes isimli süpermarkete gittim. Böyle, bizdeki MMM Migros büyüklüğünde bir yer. Gristedes, New York halkının ihtiyaçları arasında olduklarını düşünmemiş olacak ki, ürün karmasına deodorant ve Red Bull ekleme gereği duymamış. Bir deodorant bulabilmek için, Upper East Side’dan West Harlem’a kadar gitmek zorunda kaldım. Red Bull’u hiç bulamadım. Kabul, belki benim beceriksizliğimdir. 5 gün sonra, 5 günlük ziyaret için indiğim San Diego’da ise, Ralphs’e giriyorum, oradan çıkıp Vons’a giriyorum, oradan çıkıp Target’a giriyorum; raflar, hatta koca bir reyon dolusu, (Türkiye’den aşina olduğumuz adidas, Gilette, Nivea, Dove gibi birçoğu dahil) marka marka, model model deodorant... Bırakın süpermarketi, San Diego’da spor mağazasına giriyorum; kasanın yanında Red Bull dolabı! Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!
San Diego konusuna devam etmeden önce, New York’tan iki “yokluk” hikayesi daha paylaşayım...
Yukarıda yazmıştım. Ben irice bir adamım. Her şeyin 3XL’ını giyiyorum. Ayakkabının, Amerikan ölçüsüyle, 14 numarasını giyiyorum. Türkiye’de benim bedenimde giyim eşyası bulmak, 90’larda çok zordu. Spor ayakkabı ve diğer spor malzemelerini, yalnızca, Kadıköy’de, profesyonel spor kulüplerinin de spor malzemelerini tedarik eden Rekor Spor’da bulabiliyordum. Ayağıma göre bot bulabilmek için ise, Cevizlibağ’daki Yeşil Kundura’ya kadar gitmek zorunda kalıyordum. Orada da, ayağıma göre, yalnızca Caterpillar’ın tek bir modelini bulabiliyordum. Takımı, gömleği, zaten ezelden beri mecburen ölçüye özel diktiririm. 2000’lerin ortalarında, Avrupa Birliği ile aramızda esen sanal bahar rüzgarlarıyla, ekonomi bir düzelir gibi oldu. Markalar Türkiye pazarına kendileri girdi. Piyasada mal bolluğu oluştu. Mal yokluğundan para kazanan Rekor Spor battı. Her marka ve modelin değil ama, yeterince marka ve modelin 3XL’ını, 14 numarasını bulmak mümkün hale geldi. adidas’ta, Nike’de, üzerimize göre ürün bulabildik de, giyinebildik. 2010’larla beraber, her şey eski haline dönüp, ekonomi yine krize girince, mal bolluğu ortadan kalktı. Allah bozmasın, Under Armour hariç, yine hiçbir yerde aradığımızı bulamaz olduk. 90’lara benzer bir yokluk içinde, New York’a indiğimde, üzerimde, aradığım bedeni bulamadığım için almak zorunda kaldığım, önü kapanmayan, 2XL adidas bir anorak vardı. New York kışı, İstanbul kışından daha sert. İstanbul’da (İngiltere’de yüksek lisans yapan kuzene ve doktora yapan arkadaşına getirttiğim) t-shirt üzeri anorak giyiyorum. Bütün kış, önümü kapamak zorunda kalmadan geçiyor. New York’ta ise, ön kapanmadan olmuyormuş. Kısa sürede anladım :) Bütün Manhattan’ı karış karış gezdim. adidas’a, Nike’ye, Oakley’e, T.J. Maxx’e, gördüğüm her giyim mağazasına girdim; 3XL anorağı zar zor ve yalnızca The North Face’te bulabildim. Orada da yalnızca bir tane vardı. Benden sonra gelip, “DÜNYANIN BAŞKENTİ!!!” New York’ta istediği bedeni bulabileceğini zanneden hazırlıksız turist, muhtemelen donmuştur. Ruhuna Fatiha... 3XL anorağı bulmadan önce, bari t-shirt’le 2XL anorağın arasına bir kat daha giyeyim diye, 3XL kapüşonlu sweat-shirt aradım. Yok! Bari birkaç kat t-shirt giyeyim diye, 3XL t-shirt aradım. Yok! Türkiye’de artık hiç bot bulamıyorum. Ayağımda koşu ayakkabısıyla (onun için de, Under Armour sağ olsun) gitmiştim. Yağmurda o da olmadı. 14 numara bot aradım. Yok! Yok! Yok! T-shirt işini, San Diego dönüşü, Amazon’dan sipariş vererek çözdüm. Bot için de, en son REI’a gittim. İnternet mağazalarında satışta olduğunu gördüğüm, Salomon’ın bir modelinin 14 numarasını istedim. Kızcağız bir pusula yazdı. Kasaya gidip, siparişimi vermemi, 1 hafta sonra gelip almamı söyledi. Kasa yolunda internetten kontrol ettim. Pusulada yazan model, benim istediğim model değil. Elinde ne varsa, bana onu itelemeye çalışmış. Böyle şeyler Türkiye’de sürekli başıma gelir ama, Amerika’da ilk defa şahit oldum. Sinirlendim. Sipariş vermeden çıktım. 5 gün sonra San Diego’ya indim. Okulumun hediyelik eşya mağazasına gittim. Yetişkinler için 3XS, 2XS, XS, S, M, L, XL, 2XL, 3XL, beni New York’ta misafir eden arkadaşın 1,5 yaşındaki kızına göre türlü bebek bedenleri, 3,5 yaşındaki oğluna göre türlü çocuk bedenleri, arkadaşın abisinin 10 ve 13 yaşındaki oğullarına göre türlü garson bedenler, t-shirt, kapüşonlu, kapüşonsuz sweat-shirt; ne ararsan var! Ne lazımsa aldım! Under Armour’a gittim. İki 3XL kapüşonlu sweat-shirt de oradan aldım. TL ile oldukları için, kredi kartlarının limitleri doldu. Bot alamadım. San Diego dönüşü New York’u, yağışlı günlerde dışarı çıkmayarak idare ettim. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!
New York’ta beni misafir eden Türk (artık Amerikan vatandaşı) arkadaş, yılbaşında birkaç günü, Amerikalı eşinin Queens’deki ailesiyle geçireceklerini, Upper East Side’daki 1+1’lerinde tek başıma canımın sıkılmaması için, beni 3 günlüğüne, Downtown’daki bir otele yerleştireceklerini söyledi. “Tamam” dedim. Beni 16.30’da otele bıraktı. 18.15’te, karnımı doyurmak için otelden çıktım. Dunkin’ Donuts, Subway dahil, önünden geçtiğim her restoran kapalıydı. Tesadüfen, iki blok aşağıdaki, tadilat halindeki bir binanın altındaki Hint restoranını bulamamış olsam, 1 Ocak 2020’de, “ASLA UYUMAYAN ŞEHİR!!!”in göbeğinde, resmen aç kalacaktım ( Otelin aşırı pahalı oda servisiyle, Hint kökenli başka bir abinin işlettiği tobacco shop’tan alacağım birkaç cips ve krakeri birer seçenek olarak yazmadıysam, kusuruma bakmayın lütfen :) )! Hint abi de, 21.30’da kapatacakmış. Onu da ucundan yakalamışım. Son iki not: 1. Hayatımda yediğim en kötü Hint yemeği değil; hayatımda yediğim açık ara en kötü yemekti. 2. San Diego’da, günlerden ne olursa olsun, mutlaka açık bir yer bulur; karnınızı mutlaka doyurursunuz. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!
New York’un, bir konuda hakkını teslim etmek durumundayım: Türk yemeklerine ulaşılabilirlik ve o yemeklerin çeşitliliği konusunda, Amerika’nın benim gördüğüm hiçbir yeri, New York’un eline su dökemez. Upper East Side’da Türk restoranı gördüm. Upper West Side’da Türk restoranı gördüm. Lenox Hill’de, Lincoln Square’de, Midtown East’te, Midtown Manhattan’da, Hell’s Kitchen’da, Murray Hill’de, Chelsea’de, Gramercy Park’ta, Greenwich Village’da, East Village’da, SOHO’da, Downtown Manhattan’da Türk restoranı gördüm. ABA, Agora, Akdeniz, A la Turka, Ali Baba, Anka, Antalia, Barbounia, Bodrum, Enfes, Farah, Galata, Istanbul, Leyla, Lezzet, Memo, Meyhane, Pasha, Pera, Pierre Loti, Seven Hills, Sip Sak, Sophra, Sumela, Zeytin isimlerini hatırlıyorum. Hangisi, neredeydi, hatırlamıyorum. Hiçbirinde yemedim. Bir, Broadway’de, o zaman tadilat halinde olup, yakın zamanda açılmaya hazırlanan bir SaltBae hatırlıyorum. Virüsten sonra belki açılmıştır; belki ertelenmiştir. Bir de, Türk arkadaşın Amerikalı eşi, beni bir akşam Dyker Heights’taki ailelerin, evlerini Noel için nasıl süslediğini görmeye götürdü (meşhurmuş). Onun dönüşünde, Brooklyn’deki Taci’s Beyti’de yemek yedik. “Taci Abi”, lahmacun gibi lahmacun, İskender gibi İskender, karışık ızgara gibi karışık ızgara yapmıştı. Onu hatırlıyorum. San Diego’daki Türkler, Türk yemekleri konusunda o kadar şanslı değil. 2000’lerin başında, Pacific Beach’te, (o zaman 20, şu an 35 sene önce, çekilişten green card kazanarak New York’a gelmiş; sonra oralarda birilerinin ayaklarına bastığı için San Diego’ya kadar kaçmak zorunda kalmış) Engin Abi’nin Central Park isimli pizza dükkanı vardı. Pizza fırınında, vasatın altında pideler ve ekşi yoğurtla berbat bir hazır mantı yapar, özlemimizi giderirdi. Escondido’da, Türk bir ailenin işlettiği Bird House isimli restoran vardı. Vasatın altında ev yemekleri (zeytinyağlılar, kuru fasulye, pilav, vs) yapar, özlemimizi giderirdi. Bunlar dışında, Downtown’da, onların Yunan yemeği olduğunu iddia ettikleri yemekler yapan, İsrailli bir piyanist – şantör abinin Arapça, İbranice, Türkçe, Yunanca şarkılar söylediği, Arap bir dansöz ablanın oynadığı bir Yunan tavernası; Los Angeles’ın güneyinde, Ermeni bir abinin işlettiği, vasatın üstünde kebaplar yapan bir Ortadoğu restoranı vardı. Aralık 2019’da gittiğimde, San Diego’da Amerikalı bir arkadaşın yanında kalıp, şoförlüğümü de kendisine yaptırdığım için, yukarıda bahsettiğim Türk restoranlarının hiçbirine gidip, yerlerinde duruyorlar mı diye bakamadım. Ama başka bir Amerikalı arkadaşla Downtown’da buluşmaya gittiğimde, 4. Cadde’de, Sultan Baklava isminde yeni bir Türk restoranı açıldığını gördüm. Hemen içeri daldım. Abi Diyarbakırlı’ymış. “15 sene önce yoktun” dedim. “5 senedir buradayım” dedi. “İşler nasıl?” dedim. “Her gün daha iyiye gidiyor” dedi. “Oh, oh; Allah arttırsın” dedim. Amerikalı arkadaşı oraya davet ettim. Kendisi açmış; kebap yedi. Amerikalı olduğu için, ucundan tadamadım. Ben toktum; baklava yiyip, çay içtim. Baklava gibi baklava, çay gibi çaydı. Edindiğim izlenime göre, kebabın da kebap gibi olduğunu tahmin eder, San Diego’ya gidecek arkadaşlara gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
San Diego ve ekonomisine geri dönersek, bağcılık, şarapçılık tecrübesi olanlar, tarımda; pazarlama, turizm – otelcilik eğitimi ve tecrübesi ile, ileri derecede hizmet sektörü tecrübesi olanlar, turizmde; iyi bir mühendislik eğitimi ile, yeterince mühendislik tecrübesi olanlar, teknolojide kalifiye iş bulabilirler. Özellikle pandemi münasebetiyle, sağlık çalışanlarının da, geçtiğimiz yıllara oranla, daha kolay iş bulabileceklerini düşünüyorum. San Diego genelinde, çok sayıda hastane, University of California San Diego özelinde, çok iyi bir üniversite hastanesi, onun ekosisteminde birçok araştırma enstitüsü ve Point Loma’da bir donanma sağlık merkezi mevcut. Asker olmayı göze alanlar için, yukarıda, San Diego’nun donanma şehri olduğunu özellikle belirtmiştim. Bunlar dışında, maç ve konserlerde güvenlik görevliliği, Downtown’da pedicab, Uber ve Lyft’te ulaşım, Amazon Flex’te dağıtım elemanlığı gibi, part-time ek iş imkanları da mevcut.
İşe, eğlenceye gidip gelmek; genel anlamda “yaşamak” için, araba gerekli. 2000’lerin başında, toplu taşıma Metropolitan Transit System’ın otobüsleriyle sağlanıyordu. Ana hatlarda, saat başı gidip gelen otobüsler mevcut olsa da, istediğiniz zaman, istediğiniz yere gitmek için yeterli değildi. 2010’ların başında, yine Metropolitan Transit System tarafından bir tramvay ağı kuruldu. Kapsama alanı daha geniş, hareket saatleri daha sık olsa da, “yaşamak” için hala yeterli değil. New York’taki gibi bir “ağ” beklemeyin. Ben 2000’lerde kendime $3,000’a 10 yaşında bir Japon arabası alarak tüm ihtiyaçlarımı karşılayabilmiştim. Kendine $800’a 15 yaşında bir Japon arabası alan arkadaşım, arabasıyla sorunlar yaşamış, çokça tamir parası ödemişti. $10,000’a ikinci el Pontiac Trans-Am alan arkadaş da çok çekti. $17,500’a sıfır Toyota alan arkadaş çok rahat etti. Ama 20 yaşındaki adam, o kadar da parası varken, neden gidip kendine station wagon Toyota Corolla alır; hiçbirimiz anlayamadık :D Özetle, her ihtiyaca, her bütçeye göre araba var. Yetersiz toplu taşımada kendine eziyet etmeye gerek yok.
Ben San Diego’da yaşarken, asgari ücret, saatte $6.75 idi. Part-time güvenlik görevlisi olarak, saatte $7.00 kazanıyordum. Yüksek lisans yapmakta olduğum üniversitede, part-time lisansüstü asistanı olarak saatte $10.10, part-time araştırma asistanı olarak saatte $13.70 kazanıyordum. Costco’da full-time POP pazarlama elemanı olarak saatte $75.00, Qualcomm’da full-time stajyer olarak saatte $80.00 kazanmışlığım da var. Vons isimli süpermarket zincirinde part-time kasiyerler, saatte $15.00 kazanıyordu (ve az buldukları için grev yapıyordu). İstanbul’da gittiğim özel liseden tanıdığım 3 yaş büyük “abi”m, yine San Diego’da, vasıfsız (yani öyle elektrikçi, tesisatçı falan değil) full-time inşaat işçisi olarak, saatte $33.00 kazanıyordu. Amerikalı kız arkadaşımın full-time oto tamircisi babası, saatte $40.00 kazanıyordu. Amerika’da full-time çalışma haftası 40 saat. Yaklaşık aylık maaşınızı, verdiğim saatlik ücret x 40 saat x 4 hafta formülüyle hesaplayabilirsiniz. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği lisans + San Diego State University İşletme Yönetimi yüksek lisans mezunu arkadaşım, 2003 yılında, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines’de, senede $60,000.00 ile işe başladı. O sırada, San Diego State University MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $56,000.00 idi. Aynı dönemde, Harvard, Yale, MIT, Stanford MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $250,000.00 idi. İşteki birinci senesinin sonunda, kendisine bir Audi TT; ikinci senesinin sonunda, peşinatı Türkiye’de pilot olan babasından gelmek üzere, kendisine fena olmayan bir mahallede, iki katlı, kapalı garajlı, müstakil bir ev aldı. Ekstra bir not olarak, yukarıda bahsettiğim Amerikalı kız arkadaşımın profesyonel beyzbol oyuncusu olan kardeşinin, senede $5,050,000.00 kazandığını da kayıtlara geçirmek isterim :)
San Diego’da asgari ücret, şu an $12.00. Yukarıda bahsettiğim meslek gruplarının bugünkü yaklaşık maaşlarını, basit bir oran – orantı hesabıyla bulabilirsiniz.
New York’ta asgari ücret, şu an $15.00. Deloitte isimli global şirkette kıdemli müdür olarak çalışan arkadaşım senede $500,000.00, Goldman Sachs’te kıdemli müdür olarak çalışan eşi senede $500,000.00, dış ticaret merkezi New York’ta bulunan bir Türk şirketinde genel müdür olarak çalışan abisi senede $500,000.00 kazanıyor. Bu arkadaşların evlerinde ev işleri ve çocuk bakıcılığı yapan vasıfsız Türk abla, saatte $22.50 kazanıyor.
Giderlere gelirsek...
Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde, 300 metrekare toplam alan üzerine oturtulmuş 150 metrekarelik, tek katlı, kapalı garajlı, 3+1, müstakil bir ev $150,000 - $200,000 aralığında satın alınabiliyordu. Aralık 2019’da yanında kaldığım Amerikalı arkadaşım, içinde oturduğu, okyanusa ve şehir merkezine yakın, genişçe 1+1 condo’sunu (kabaca, kiralanan apartman dairesine “apartment”, satılan apartman dairesine “condo” diyorlar) $190,000’a aldığını söyledi. Bugün, New York şehir merkezinde, Roosevelt’in doğduğu eve (bkz. Google) benzeyen, bitişik nizam, 2-3 katlı müstakil evler, 30-40 milyona gidiyor. Jennifer Lopez, Hudson Yards’daki condo’sunu 17 milyona almış (Big Bus’taki turist rehberi abimiz sağ olsun).
Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde bir 1+1'in, su faturası dahil aylık kirası $800 idi. Bir aylık kirayı depozito olarak alıyorlardı. Benim orada yaşadığım süre boyunca, hiç zam gelmedi. Aralık 2019'da gittiğimde, aynı dairenin aylık kirası, yine su faturası dahil $1,450 Dolar olmuştu. Şu an, aynı dairenin, New York şehir merkezindeki aylık kirası $3,900. Forumdaşlardan birinin, başka bir başlık altında söylediğine göre, aynı daire, Huntsville, AL’da, $500’a bulunabiliyormuş.
2001 – 2003 arası, benim gittiğim devlet üniversitesinin yıllık ücreti $9,600 idi. San Diego’nun en iyi özel üniversitesinin yıllık ücreti $20,000 - $25,000 civarındaydı. Şu an devlet üniversitesinin yıllık ücreti $19,600. Özel üniversite ise, yıllık $57,200’dan gidiyor (Karşılaştırılabilen büyüklükler olsun diye, MBA ücretlerini yazdım. Ücretler, öğretim seviyesi ve bölüme göre büyük farklılıklar gösteriyor). New York’ta ise, Columbia, NYU ve Pace’in MBA ücretleri, bugün itibariyle yılda $80,000.
2001 – 2004 arası San Diego’da $4-5’a yediğim burrito, bugün $7-8. New York’ta burrito yemedim ama, $10’dan aşağı bulabileceğinizi sanmam. 2001 – 2004 arası San Diego’da $7-8’a olduğum saç tıraşı, bugün $12. Aynı saç tıraşı, bugün New York’ta $30.
Aklıma gelenleri, gücüm yettiği, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Sürçülisan etmiş isem, affola. İhmal ettiğimi düşündüğünüz, merak ettiğiniz, cevap bulamadığınız başka San Diego sorusu olursa, yazın lütfen. Bildiğim bir konu ise, mutlaka cevap vermeye çalışırım.
Allah’ın herkese gönlüne göre vermesi dileğiyle, saygılar...
(Sondan 3. paragrafıma istinaden) Beş sene sonra, San Diego'ya bir güncelleme daha gelmiş :face_with_rolling_eyes:

Gerçi beterin beteri var ama, Allah'tan bunun makul bir açıklaması var...

@hgu, içinde söyledi: Amerika'da MBA yapmak?
@kingocali
Kingocali öncelikle başlıktaki, arından da soruma vermiş olduğunuz bilgilendirici cevaplar için çok teşekkür ederim. Dil hazırlık kursu düşünmüyorum. İlk planım GMAT ve TOEFL'a kendi gayretlerimle olabildiğince hazırlanmak. Sonuca göre ihtiyaç çok büyük olursa bahsettiğiniz seçenekleri de göz önüne alacağım. Adli tatilin izin verdiği kadar çalışacağız bakalım :)JD + MBA programları her ikisinden de ayrı ayrı kabul alma şartı koştuğu için çok uzak ihtimaller. Açıkçası zaten ABD'ye gidebilirsem avukatlığın o ülkenin sosyo-kültürel dengesiyle iç içe olduğunu düşündüğüm için geleneksel anlamda avukatlık da yapmak istemem. Orada yetişmemiş olmak bile mesleki başarıyı oldukça etkileyecektir diye düşünüyorum. MBA programlarında da data mining, data protection gibi alanlar dahilinde şu an yapmış olduğum KVKK danışmanlıklarına en yakın olanı tercih etmeye çalışacağım. Başvurmak istediğim üniversitelerde en aykın alan araştırmam devam ediyor. Burada bir parantez açarak https://www.mba.today/ sitesinden çokça yararlandığımı belirteyim.
Şu an GMAT üzerine yoğunlaşmış durumdayım. Pek çok kişi çok zor, çok sıkıntılı bir süreç ve alışkın olmadığımız bir sınav çeşidi diyerek gözümü korkutmuş durumda sadece. Bunu aşabilirsem umuyorum diğer aşamalar daha sakin geçebilir. Yine pek çok kişi sizin de dediğiniz gibi essay ve recommendation letter'ların öneminden bahsetmiş. Essay'lerden biraz umutluyum açıkçası, sonuç işim zaten derdimi anlatmak üstüne :)
Asıl merak ettiğim kısımlar aslında barınma vs gibi konuların nasıl halledilecği ama 3 gündür aralıksız araştırmalarımın sonucunda önce GMAT ve TOEFL, ardından -gelirse- mülakat çağrısı gibi durumlar kesinleşmeden bir de kendimi bu gibi detaylarla yormamam gerektiğini fark ettim. En en en zor kısımları yaparsam geri kalanı bir şekilde halledeceğimi umuyorum.
Aslında bu üniversitelerde halihazırda MBA yapmakta olan ya da yakın zamanda eğitimini tamamlamış kişilerle irtibata geçebileceğim, deneyimlerini sorabileceğim bir platform var mıdır onu da merak etmekteyim.
Değerli cevabınız ve güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim :)
O zaman, IT Law üzerine LLM tavsiye etmek durumundayım. LLM / MBA Dual Degree programları da var. Ama avukatlık yapmak istemediğiniz için, üzerine baro sınavına girmeniz konusunda ısrar etmeyeceğim; söz :) Baro kaydınız olmayacağı için, avukatlık yapmazsınız; müşavirlik yaparsınız :)
Ben artık dinozor olduğum için, benzetmem havada kalabilir. Ama bundan daha iyi bir açıklama şekli de düşünemiyorum. Peşinen özür dilerim. Ben Türkiye'de üniversite sınavına girdiğimde, sınav iki basamaklıydı. Birinci basamak olan ÖSS (Öğrenci Seçme Sınavı), üniversiteye girecek muhasebe, mukayese ve muhakeme becerisi olmayanları eleme amaçlı bir sınavdı. İkinci basamak olan ÖYS'ye (Öğrenci Yerleştirme Sınavı), ancak bu ön elemeden geçebilenler girebilirdi. ÖYS ise bilgi ölçerdi; "üniversiteye girebilme potansiyeline sahip adayları" seviyelerine uygun üniversiteye ve bilgilerine uygun bölüme yerleştirirdi. ÖSS, zeka testi gibi sorular içerirdi. ÖYS ise, lise müfredatındaki hemen her konu başlığından sorularla, adayların o konuyu, dolayısıyla dersin genelini ne kadar kavradıklarını ölçerdi.
Bunları şu sebepten anlattım: GMAT matematik ve dilbilgisi soruları, ÖSS dengi sorular. ÖYS gibi spesifik, zorlayıcı ve bilgi ölçme odaklı değil. Sizin birikiminizdeki bir insan rahatlıkla yapar.
GMAT okuma soruları, metinler aklınıza gelebilecek her alandan (bilim tarihi, insan hakları, iş hukuku, sosyoloji, vs) olabilecekleri (özellikle hakim olma ihtimaliniz olan alandan sormuyorlar ki, mevcut bilginizle cevap veremeyin; mutlaka metni okumak ve anlamak zorunda kalın), uzun oldukları ve Amerikalı bir yüksek lisans öğrencisinin okumak ve anlamak zorunda olduğu türden bir İngilizce'yle yazıldıkları için, bu konuda pratiği olmayan bir adayı zorlayabilecek türden sorular oluyor. Hazırlık kurslarında, okuma sorularını cevaplamanın tekniğini de öğretiyorlar. Zaten ben de o yüzden kurs tavsiye etmiştim. Ama madem seçenekler arasında kurs yok, o zaman çeşitli konularda bol bol okuma yapmanızı tavsiye ederim. Zira, okudukça, anlama beceriniz keskinleşiyor. Ben GMAT'e bir kere girdim. İlk girişimde bana lazım olanı aldım. O zamanlar (2001'de), bana kursta öğretilen tekniği kullandım (Kursta, önce soruyu okumayı; sonra metinde var olan göstergeler uyarınca, metin içinde sorunun cevabını aramayı öğretiyorlar). Ama şimdi girsem, önce metni okurum. Sonra ilgili sorulara, metne bakma gereği bile duymadan cevap veririm. Zira, zaman içinde o kadar çok metin okudum ki, artık okuduğumu anlayıp, kritik olan kısımlarını tespit edip, onları aklımda tutabiliyorum.
GMAT yazma sorularının da, yine kursta öğretilen basit bir formülü var. Zaten ben de o yüzden kurs tavsiye etmiştim. Ama madem seçenekler arasında kurs yok, ben özetlemiş olayım: Kursta, beş paragraf yazmanızı; ilk paragrafta, soruyu aynen tekrar edip, "Bu tartışılan bir konudur. Benim bu konudaki fikrim şudur" yazmanızı; ikinci ve üçüncü paragraflarda, fikrinizi destekleyen yardımcı fikirlerinizi ve / veya örnekleri yazmanızı; dördüncü paragrafta, "Şöyle bir karşıt görüş de vardır. Onların argümanı da budur" yazmanızı; son paragrafta da, "Karşıt görüşün şu sebeple geçerli bulmadığım argümanlarına rağmen" fikirlerinizi özetleyip, sonuç çıkarmanızı istiyorlar. Ve bu formül, sınavda işe yarıyor! Formülü alışkanlık haline getirirseniz, yazma sorununu da çözmüş oluyorsunuz.
Siz ya da sizinle GMAT hakkındaki fikirlerini paylaşanlar Türkiye'de ALES'e (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) girdiniz mi; bilemiyorum. Ama GMAT, yazma bölümü hariç, ALES'ten çok da farklı, çok da zor bir sınav değil. Aradaki tek fark ve muhtemelen GMAT'in "zor" algılanmasının tek nedeni, sınavın, İngilizce dilinde hazırlanmış, Amerikalı lisansüstü öğrenci adaylarını elemek ve / veya seçmek için tasarlanmış bir sınav olması ve bizim, onlarla aynı sınava girmek zorunda olmamız. Ben şu anda, İngilizce'me ve Türkçe'me eşit oranda güveniyorum (Tabii ki Amerika'ya gitmeden önce durum böyle değildi). Dolayısıyla, benim için iki sınav arasında (yine yazma bölümü hariç) hiçbir fark yok. O yüzden de, GMAT'in alışkın olmadığımız bir sınav çeşidi olduğu tespitine katılmıyorum.
Her okulun, adı farklı olsa da, işlevi aynı olan bir "International Student Center"ı var. Zaten başvurunuzu yaparken yolunuz mutlaka kesişecek (Kabul aşamasında MBA Program Coordinator'la muhatap olacaksınız. Kabul kararını Academic Advisor ya da Academic Board of Advisors verecek. Kabul mektubunu onlar yazacak. Ama I-20'yi yalnızca International Student Center veriyor). Barınma seçeneklerini size International Student Center sunacak. Zaten yabancı öğrencilerin önceliği var. Kampüs içi barınma (yurt) tercih ederseniz, size kendileri yardımcı olacak. Kampüs dışında yaşamak (apartman) isterseniz, sizi, bildikleri profesyonel apartman yönetimi şirketlerine yönlendirecekler. Naçizane tavsiyem, önce yurda gidin. Okul çevresini keşfettikten ve size uygun apartmanı bulduktan sonra, apartmana o zaman geçersiniz. Vize başvurusu sırasında da, yaşayacağınız yer önceden ayarlanmış olursa (hele ki, kampüs içinde de olursa), işleriniz çok daha rahat ve kolay görülür.
Kampüs içi konaklamayı International Student Center'la yazışarak halledebilirsiniz. Kampüs dışı konaklama için, International Student Center'ın yönlendirdiği profesyonel apartman yönetimi şirketleri, sizden, gitmeden önce bir sözleşme imzalamanızı ve muhtemelen bir depozito ödemenizi isterler. Sözleşme işlerini siz zaten benden daha iyi bilirsiniz. Depozito için de, sizi bir online ödeme sistemine yönlendirirler (Benim zamanımda, traveler's check falan gönderiyorduk). Güvenli olsun diye, limitini kendiniz belirlediğiniz sanal kartınızla ödersiniz. Yeni mezun dil okulu öğrencisi olsaydınız, "aile yanı konaklama"dan da bahsederdim ama, bu konaklama seçeneğinin meslek sahibi bir yetişkine uygun olduğunu düşünmüyorum.
MBA öğrencilerinin ya da taze mezunların tecrübelerini paylaştığı herhangi bir platformdan, maalesef haberdar değilim.
Yardımcı olabildiysem ne mutlu. Rica ederim.
@fortuneormisfortune Ankara kapalı kalırsa, yargıcın, dosyalarımızı göçmen vizesi işlemi yapan başka dış temsilciliklere yönlendirme takdiri varmış (Ama Amerika içinde USCIS'e yönlendirme takdiri yokmuş).
"Amerika'ya girip çıkarken sorun yaşama"ktan kastım oydu. "Deportation" kadar sert değil de, "denial of entry" ihtimali artıyor dedi. Secondary inspection da, şayet İsrail'e girerken başınıza gelmiyorsa (orada 12 saat kadar sürebiliyor), ya da üzerinizde yasa dışı bir şey yoksa, korkulacak bir şey değil zaten. Meksika'dan Amerika'ya girerken bir kere başıma geldi. Adam 5 dakikada inspection'ını yaptı, gönderdi.
Kentucky'ye şikayet / serzeniş mektubu gönderir ve başarılı olursanız, davaları temelden çökertmiş, davalardan ekmek yiyen o kadar avukatın ekmeğiyle oynamış, biz davacılara da dünyanın en soğuk duşunu aldırmış olursunuz :D Ha, ben vizemi alayım da, yanan 3.100 Dolar'ım olsun. Ben her türlü razıyım :)